EĞİTİM-ÖĞRETİM YILININ İLK GÜNÜNDE MEB ÖNÜNDEN SORDUK: “ÖNLÜK NEYİ ÖRTÜYOR?”
12 EYLÜL FAŞİZMİNE KARŞI AYDINLIK YARINLARI SAVUNUYORUZ!
MEB SORUMLULUĞUNU ÖĞRETMENLERE YIKAMAZ, ÖĞRETMENLERİ SÜRGÜNLE SUSTURAMAZ!
MESEM EĞİTİM DEĞİL; ÇOCUK İŞÇİLİĞİ, SÖMÜRÜ VE CİNAYET DÜZENİDİR!
AĞUSTOS - 2026 İHTİYAÇ VE NORM KADRO FAZLASI ÖĞRETMENLERİN YER DEĞİŞTİRME DUYURUSUNA DAVA AÇTIK
14 Eylül 2026
Eğitim-İş olarak, 2026-2027 Eğitim Öğretim yılının ilk gününde; artan okula başlama maliyetlerine, derinleşen yoksulluğa, çocuk işçiliğine, baskı ve sürgün politikalarına, öğretmenlere yönelik önlük ve müfredat dayatmalarına karşı Milli Eğitim Bakanlığı önündeydik.
Bakanlık önündeki eylemimizde; bir çocuğu okula başlatmanın bedelinin asgari ücretin 3 katına ulaştığı, okulların temizlik ve güvenlikten yoksun bırakıldığı, çocukların okula aç gelip aç döndüğü, MESEM adı altında can verdiği, öğretmenlerin sürgün ve baskılarla sindirilmek istendiği, okulların ideolojik müfredatlarla propaganda alanına çevrildiği bir eğitim ortamı varken Bakanın öğretmenin ne giydiğiyle uğraştığına dikkat çekerek 'Önlük neyi örtüyor?' diye soran Genel Başkanımız Kadem Özbay’ın açıklamasının tam metni şöyle:
“2026-2027 eğitim-öğretim yılı başladı. Milyonlarca öğrencimiz sıralarına, öğretmenlerimiz sınıflarına döndü.
Ancak bir okulun kapısını açmak, o okulu eğitime hazır hâle getirmek değildir. Öğretmeni eksikse, sınıfları kalabalıksa, temizliği ve güvenliği sağlanamıyorsa, çocuk okula aç geliyorsa orada “hazırız” diyemezsiniz.
Her yıl takvim değişiyor, zil yeniden çalıyor ama eğitim sisteminin kronik sorunları olduğu yerde duruyor. Öğretmen açığı, ikili eğitim, kalabalık sınıflar, derslik yetersizliği, temizlik ve güvenlik sorunları artık geçici değil, yıllardır çözülemeyen yapısal sorunlardır.
Üstelik bugün bütün bunların ortasında çok daha ağır bir gerçek var:
Yoksulluk artık okul sıralarında oturuyor.
Çocuğun boş beslenme çantasında, eksik defterinde, binemediği serviste, gidemediği kantinde karşımıza çıkıyor.
Yoksulluk devamsızlığa, okuldan kopuşa, çocuk işçiliğine dönüşüyor.
Türkiye’de eğitim sorununu artık çocuk yoksulluğundan ayrı konuşamayız.
BİR ÇOCUĞU OKULA BAŞLATMANIN BEDELİ NEREDEYSE ÜÇ ASGARİ ÜCRET!
Üstelik bununla da bitmiyor.
Kırtasiye, beslenme, internet, dijital araçlar, yardımcı kaynaklar...
Bazı okullarda kayıt sırasında 20 bin liradan 100 bin liraya kadar para isteniyor. İstanbul’da bir veliden 150’şer bin liralık iki taksit hâlinde toplam 300 bin lira talep edildiğini gördük.
Bakanlık “Kayıt parası yok” diyor.
Evet, adına kayıt parası demiyorlar; “bağış” diyorlar. Ama gönüllülük yalnızca kâğıt üzerinde kalıyor. Ortaya zorunlu gönüllü bağış düzeni çıkıyor.
Aile çocuğunun kırtasiyesini, kıyafetini, servisini, beslenmesini karşılıyor. Yetmiyor; okulun temizliği, güvenliği ve onarımı için de para ödüyor.
Soruyoruz:
Bu durumda devlet okulunun parasız olduğunu kim söyleyebilir?
Vergiyi devlet topluyor; temizliği, güvenliği, onarımı veli karşılıyor.
Öğrenci müşteri, veli finansör, devlet seyirci hâline getiriliyor.
Eğitimle ticaret yan yana gelmez. Eğitim devletin sorumluluğudur. Eğitim giderleri aile bütçesinden alınmalı, kamu bütçesine taşınmalıdır.
AÇ ÇOCUK ÖĞRENEMEZ!
Bakanlığın çok övündüğü PİSA gerçeklerine göre, Türkiye’de her 3 öğrenciden 1’i kahvaltı yapamıyor, 5 öğrenciden 1’i öğün atlıyor.
Maddi ve sosyal yönden yoksulluk derinleşmiş ve artmış bir durumda. Aç bir çocuğa “dersine odaklan” diyemezsiniz.
Bütün öğrencilere en az bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek ile temiz içme suyu sağlanmalıdır.
Çocuğun beslenmesi sosyal yardım değildir. Eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır.
Dünya’da 1943’ten beri Finlandiya’da, 2001’den beri Hindistan’da 118 milyon öğrenciye ve AB’deki tüm ülkelerde okul yemeği uygulamasının olduğunu görüyoruz. Yani konu yapılabilirlik değil, politik tercih meselesi.
Bir ülkede çocukların bir öğün yemeğinin maliyet hesabını yapanlar, aslında eğitime nereden baktıklarını da açıklamış olurlar.
OKUL KALICI, TEMİZLİK VE GÜVENLİK PERSONELİ NEDEN GEÇİCİ?
Yeni eğitim-öğretim yılına okulların temizlik ve güvenlik sorunu da çözülmeden girildi.
Türkiye’de 60 binden fazla devlet okulu var. Buna karşılık 30 bin geçici güvenlik personelinden söz ediliyor.
Matematik ortada:
Her iki okula bir güvenlik görevlisi bile düşmüyor.
Ancak sorun yalnızca sayı değildir.
Okul güvenliği geçici bir iş değildir. Birkaç aylık görevlendirmelerle, İŞKUR takvimiyle ya da proje süresiyle güvenlik sağlanamaz.
Aynı yanlış temizlikte de sürdürülüyor. Geçici personel alınıyor, süre dolunca okullar yeniden görevlisiz kalıyor. Okul yöneticileri temizlik malzemesi için veliden para toplamak zorunda bırakılıyor. Veliler çocuklarının sınıflarını, tuvaletlerini temizlemeye zorlanıyor.
Okul kalıcıysa, temizlik ihtiyacı kalıcıysa, çocuklarımız her gün o okulda bulunuyorsa personel neden geçici?
Her okulda ihtiyacı kadar kadrolu temizlik personeli bulunmalıdır.
Güvenlik geçici personelle değil; okul iklimini bilen, çocuklarla iletişim konusunda eğitimli ve sürekli çalışan personelle sağlanmalıdır.
Okul güvenliği velinin ödeme gücüne, turnike şirketlerine ya da birkaç aylık projelere bırakılamaz.
ÖNLÜĞÜN SANTİMİNİ DEĞİL, SINIFTA ÇOCUĞA DÜŞEN ALANI HESAPLAYIN!
Bir yanda bütün bu sorunlar dururken Bakanlık öğretmenin ne giyeceğiyle uğraşıyor.
Öğretmenin itibarı kıyafetle, önlükle, yönetmelikle sağlanmaz.
Öğretmeni yoksullaştırırsanız, mesleğini güvencesiz hâle getirirseniz, eğitim politikalarında söz hakkını elinden alırsanız; sonra üzerine önlük giydirerek mesleğin itibarını yükseltemezsiniz.
Bakanlığa daha önce söylediğimizi burada, kendi kapısının önünde bir kez daha söylüyoruz:
Öğretmenin önlüğünün boyunu santim santim hesaplayacağınıza, elli kişilik sınıfta bir çocuğa kaç santimetrekare düştüğünü hesaplayın!
Öğretmen ne giyeceğini bilir.
Bakanlığın işi öğretmenin kıyafetini değil, eğitimin sorunlarını çözmektir.
MEB KENDİ SORUMLULUĞUNU CAN GÜVENLİĞİ İSTEYEN ÖĞRETMENLERE YIKAMAZ!
Okulda öğretmenini ve öğrencisini koruyamayan Bakanlık, kendi kusur ve ihmallerinin faturasını yine öğretmenlere kesmeye çalışıyor!
Kahramanmaraş Ayser Çalık Ortaokulunda yaşanan saldırının ardından, okullarda can güvenliği talebiyle anayasal hakkını kullanarak, sendikaların aldığı iş bırakma eylemlerine katılan meslektaşlarımız hakkında soruşturma açılmış, il dışı sürgün kararı verilmiştir.
Buradan, Bakanlık kapısının önünden açıkça uyarıyoruz:
Meslektaşını ve öğrencilerini kaybetmenin ağır travmasını yaşayan eğitimcilere sahip çıkmak yerine, onları il dışına sürgün ederek gözdağı vermeye kalkışmak hem hukuksuzluk hem de vicdansızlıktır!
Soruşturulması gereken okulları denetimsiz bırakanlardır, gerekli önlemleri almayanlar ve ihmallerin asıl sorumlularıdır.
Üyemiz olsun veya olmasın; anayasal güvence altındaki haklarını kullandığı için baskıya, soruşturmaya ve sürgüne maruz bırakılan tüm eğitim emekçilerinin yanında olmaya devam edeceğiz.
Bakanlık plansızlığının ve liyakatsizliğinin faturasını eğitim emekçilerine kesmeye devam ediyor.
Sabah akşam ekranlarda “ailenin kutsallığından” bahseden, meydanlarda aile nutukları atanlara buradan soruyoruz:
Sizin dilinizden düşürmediğiniz aile kavramı, söz konusu öğretmenler olunca rafa mı kalkıyor?
Bir yanda aile yılı ilan edeceksiniz, çocuk teşviklerinden bahsedeceksiniz; diğer yanda binlerce öğretmeni eşinden, çocuğundan kilometrelerce uzakta yaşamaya mahkûm edeceksiniz! Anne babayı çocuklara; çocukları anne babaya hasret bırakacaksınız!
Okulların gerçek ihtiyacı kadar kadrolu öğretmen ataması yapılmalı,
Ücretli öğretmenlik uygulamasına son verilmeli, öğretmen ihtiyacı kadrolu atamayla karşılanmalı,
İl içi ve il dışı atamalarda tüm boş normlar öğretmenlerin tercihine açılmalıdır.
ÇOCUĞUN YERİ FABRİKA DEĞİL, OKUL SIRASIDIR!
Bakanlık, TBMM’ye iki ay arayla verdiği iki resmî yanıtta önce 13, ardından 37 çocuğumuzun MESEM kapsamında yaşamını yitirdiğini bildirdi.
23 Haziran 2026 tarihli yanıtta, MESEM’lerin faaliyete başladığı 2016’dan bu yana 3 bin 80 iş kazası ve 13 çocuk ölümü açıklanırken; 3 Eylül 2026 tarihli yanıtta yalnızca 2025 ve 2026 yıllarında 9 bin 950 iş kazası ve 37 çocuk ölümü olduğu bildirildi.
Buradan Bakanlığın kapısının önünden soruyoruz:
Millî Eğitim Bakanlığı TBMM’ye üç ay arayla neden birbirinden farklı rakamlar vermektedir?
Aradaki fark bir istatistik tartışması değildir.
Çocuklarımızın yaşamıdır!
Çocukları haftanın en az dört günü işyerlerine gönderip adına eğitim diyemezsiniz.
Çocuklarımız patronların ucuz ve güvencesiz işgücü değildir.
Çocuğun yeri fabrika, atölye, sanayi sitesi değil; okul sırasıdır!
ÇOCUKLARIMIZ SİZİN DÜNYA GÖRÜŞÜNÜZÜN DENEKLERİ DEĞİLDİR!
Eğitimde yaşanan sorunlar yalnızca bütçe ve personel eksikliğiyle sınırlı değildir.
ÇEDES’ten çeşitli protokollere kadar birçok uygulamayla okulun içine vakıfların, derneklerin ve dini yapıların sokulduğunu görüyoruz.
Tavrımız açıktır:
Devlet okulunda çocuğun muhatabı öğretmendir.
Pedagojik formasyonu olmayan kişilerin çocukların eğitim süreçlerine dâhil edilmesini kabul etmiyoruz.
Tarikat ve cemaat bağlantılı yapılarla yapılan bütün protokoller iptal edilmeli, ÇEDES ve benzeri uygulamalara son verilmelidir.
Son dönemde karma eğitimin yeniden tartışmaya açılması da tesadüf değildir.
Kız ve erkek çocuklarının yan yana eğitim görmesini 2026 Türkiye’sinde hâlâ tartışıyorsak, burada eğitimden çok nasıl bir toplum kurulmak istendiğini konuşmamız gerekir.
Karma eğitim bir “talep” ya da “tercih” meselesi değildir. Bilimsel ve pedagojik bir kazanımdır.
Bugün kız ve erkek çocuklarının aynı sınıfta yan yana bulunmasından rahatsız olanların yarın aynı üniversitede, aynı işyerinde, aynı otobüste, aynı markette, aynı parkta, aynı kaldırımda yan yana bulunmalarından rahatsız olmayacağını kimse bize anlatmasın.
Çocuklarımız sizin dünya görüşünüzün denekleri değildir.
Karma eğitime dokunamazsınız!
İKTİDARIN PROPAGANDA MEMURU DEĞİLİZ; BİZİM DERSİMİZ CUMHURİYET!
Bakanlık, iktidarın kapalı kapılar ardında yürüttüğü “Terörsüz Türkiye” sürecini müfredata ekleyerek, okullarımızı bilim ve aydınlanmanın yuvası olmaktan çıkarıp siyasi iktidarın dönemsel çıkarlarının propaganda alanına dönüştürmek istiyor.
Dayatılan genelgelerle, siyasi içerikli etkinliklerle ve ideolojik müfredatlarla sınıflarımız, iktidarın siyasi ajandasını meşrulaştırma alanlarına çevriliyor.
O gün de söyledik, bugün Bakanlık önünden tekrarlıyoruz:
Okullar siyasi iktidarın arka bahçesi, öğretmenler propaganda memuru değildir!
Öğretmenler, kapalı kapılar ardında yürütülen siyasi hesapların anlatıcısı yapılamaz.
Öğretmenin görevi öğrenciye ne düşüneceğini dikte etmek değil; nasıl düşüneceğini öğretmektir.
Toplumsal barış, kardeşlik ve bir arada yaşama kültürü; günübirlik çıkarlarla değil, Cumhuriyetin kurucu değerleri olan laiklik ve yurttaşlık bilinciyle inşa edilir.
Bizim dersimiz dün de Cumhuriyetti, bugün de Cumhuriyet, yarın da Cumhuriyet olacaktır!
Eğitimin gerçek fotoğrafını Bakanlığın törenleri, projeleri, sloganları değil; okullar, öğrenciler, öğretmenler gösterir.
Sayın Bakan;
Öğretmenin kıyafetiyle uğraşmayı bırakın, öğretmenin sorunlarını çözün.
Çocukların nasıl giyindiğini değil, ne yediğini düşünün.
Atama bekleyen öğretmenlerin sesini duyun.
Her okula yeterli bütçe verin.
Kalabalık sınıflara ve ikili eğitime son verin.
Her okula kadrolu temizlik ve sürekli güvenlik personeli sağlayın.
Bütün çocuklara ücretsiz bir öğün sağlıklı yemek ve temiz içme suyu verin.
MESEM’lerde yaşamını kaybeden çocukların hesabını verin.
Okulları tarikat ve cemaatlerle yapılan protokollere değil; öğretmenlere ve bilim insanlarına açın.
Bunlar çocuklarımıza, eğitimcilerimize verilecek lütuflar değildir. Bunlar devletin yerine getirmek zorunda olduğu sorumluluklardır.
Bir ülkenin eğitime verdiği değeri Bakanlığın bütçe sunumlarındaki rakamlar değil; çocuğun tabağındaki yemek, sınıfındaki öğretmen, okulunun temizliği ve güvenliği gösterir.
Hiçbir çocuk aç değilse, hiçbir öğretmen güvencesiz çalıştırılmıyorsa, hiçbir okul veli bağışıyla ayakta tutulmuyorsa, çocuklarımız eğitim adı altında fabrikalara, atölyelere gönderilmiyorsa değişimden söz edebiliriz.
Aksi hâlde her Eylülde yalnızca takvim değişir.
Okullar açılır, eğitimin sorunları yerinde kalır.
Eğitim-İş olarak bir kez daha ilan ediyoruz:
Çocuklarımızın geleceğini yoksulluğa, piyasaya, gericiliğe ve güvencesizliğe teslim etmeyeceğiz!
Laik, bilimsel, kamusal, parasız ve karma eğitim mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz!”