“KURTULUŞTAN CUMHURİYET’E TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE KURULU” TAMAMLANDI
30 AĞUSTOS: BAĞIMSIZLIĞIN, ULUSAL BİRLİĞİN VE CUMHURİYET İRADESİNİN ZAFERİDİR!
KURTULUŞTAN CUMHURİYET’E TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE KURULU
ŞUHUT’TAN KOCATEPE’YE BAĞIMSIZLIK VE ZAFER YÜRÜYÜŞÜ
ÖĞRETMENLERİN GELECEĞİ BU CİDDİYETSİZLİĞE TESLİM EDİLEMEZ!
30 Ağustos 2026
“Kurtuluştan Cumhuriyet’e Tam Bağımsız Türkiye Kurulu” adıyla 27-29 Ağustos 2026 tarihlerinde Ankara’da toplanan 7. Dönem 5. Başkanlar Kurulumuz tamamlandı.
Toplantı öncesinde tüm kurul üyelerimize, hazırladığımız “7. Dönem 5. Başkanlar Kurulu Çalışma Raporu” sunuldu.
Genel Başkanımız Kadem Özbay’ın açılış konuşmasıyla başlayan kurulumuzda; Merkez Yönetim Kurulu üyelerimiz yürüttükleri çalışmalara ilişkin kapsamlı raporlar sunarak örgütümüzün mevcut durumu, sendikal mücadelemiz ve önümüzdeki dönemin planlaması üzerine değerlendirmelerde bulundu.
MYK sunumlarının ardından Merkez Denetleme Kurulu, 7. Dönem 5. Olağan Denetleme Kurulu Raporu’nu paylaştı; sonrasında ise şube başkanlarımız söz alarak görüş, öneri, değerlendirme ve yerel mücadele deneyimlerini aktardı.
Yeni eğitim-öğretim yılı öncesinde eğitim emekçilerinin hak kayıplarına, derinleşen ekonomik krize; Cumhuriyet devrimlerini, Atatürk ilkelerini ve Anayasayı hedef alan politikalara karşı ortak mücadele kararlılığının vurgulandığı toplantımız, Düzce Şube Başkanımız Gülten Gökpınar tarafından okunan Sonuç Bildirgesi ve Genel Başkanımız Kadem Özbay’ın kapanış konuşmasıyla sona erdi.
Başkanlar Kurulumuzda alınan kararlar; Eğitim-İş’in Cumhuriyet’in ilke ve devrimlerine, laik, bilimsel, çağdaş, kamusal, parasız ve karma eğitime, emeğin ve emekçilerin onurlu mücadelesine sahip çıkma iradesini daha da güçlendirecektir.
Toplantımıza katkı sunan tüm yönetim kurulu üyelerimize ve şube başkanlarımıza teşekkür ediyor; daha örgütlü ve daha güçlü bir Eğitim-İş için omuz omuza mücadele etmeye devam ediyoruz.
7. Dönem 5. Başkanlar Kurulu Sonuç Bildirgesi:
“KURTULUŞ’TAN CUMHURİYET’E TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE”
Eğitim-İş 7. Dönem 5. Başkanlar Kurulumuz, 27-28-29 Ağustos 2026 tarihlerinde Şube ve İl Temsilcilik Başkanlarımızın katılımıyla Ankara’da, “Kurtuluştan Cumhuriyet’e Tam Bağımsız Türkiye Başkanlar Kurulu” adıyla toplanmıştır.
Başkanlar Kurulumuz, ülkemizin içinde bulunduğu siyasal, ekonomik ve toplumsal koşulları, bölgemizde ve dünyada yaşanan gelişmeleri, Cumhuriyetimizin temel değerlerine ve laikliğe yönelik saldırıları, emekçilerin giderek ağırlaşan yaşam koşullarını, sendikal mücadelemizi ve 2026-2027 eğitim-öğretim yılına girerken eğitim sisteminin birikmiş sorunlarını kapsamlı biçimde değerlendirmiştir.
Tam Bağımsızlık idealinden, Cumhuriyeti savunmaktan ve barıştan yana olmaktan vazgeçmeyeceğiz! Dünya, emperyalist güçler arasındaki paylaşım ve hegemonya mücadelesinin giderek sertleştiği, savaşların ve bölgesel çatışmaların yaşamı tehdit ettiği bir dönemden geçmektedir. Savaşların bedelini savaşa karar verenler değil, yaşamını kaybeden, yerinden edilen, yoksullaşan insanlar ve emekçiler ödemektedir. Savaş ekonomileri kamu kaynaklarını halkın eğitim, sağlık, barınma ve sosyal güvenlik ihtiyaçlarından uzaklaştırırken, enerji ve gıda fiyatlarından işsizliğe kadar yaşamın her alanında yeni eşitsizlikler yaratmaktadır.
Kurtuluş Savaşı ile emperyalizme karşı bağımsızlığını kazanan ve Cumhuriyeti kuran Türkiye’nin tarihsel birikimi bize yol göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist güçlerin bölgesel hesaplarının parçası haline getirilemez, komşularına karşı konumlandırılamaz. Cumhuriyetimizin dış politikadaki temel yönelimi savaş değil barış, bağımlılık değil tam bağımsızlık olmalıdır.
Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi, bugün her zamankinden daha günceldir. Eğitim-İş olarak savaşların, işgallerin ve emperyalist müdahalelerin karşısında, ulusların barış içinde yaşamasından, ülkemizin bağımsızlığından ve egemenliğinden yana olmaya devam edeceğiz.
Cumhuriyet’i ve Yurttaşlığı Savunuyoruz. Ülkemiz yalnızca ağır bir ekonomik krizle değil, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin, laikliğin, hukukun üstünlüğünün, halk egemenliğinin ve yurttaşlık anlayışının tartışmaya açıldığı tarihsel bir süreçle karşı karşıyadır.
Türkiye'nin iç barışının güçlendirilmesi, şiddetin ve terörün sona ermesi kuşkusuz ülkemizin en temel ihtiyaçlarından biridir. Ancak barış, Cumhuriyet’in tasfiyesi üzerinden kurulamaz. Toplumsal sorunların çözümü, yurttaşlığı etnik ve dinsel kimliklere ayıran, siyasal ve hukuksal düzeni kimlikler üzerinden yeniden tanımlayan anlayışlarda aranamaz.
Cumhuriyet, insanları inançlarına, mezheplerine, kökenlerine göre farklı hukuksal ve siyasal topluluklara ayıran düzenin yerine yurttaşlığı koymuştur. Ülkemizde aşılması gereken eşitsizlikler ve demokratikleşme sorunları olabilir. Bunların çözümü Cumhuriyet’le hesaplaşmak değil, Cumhuriyet’in bağımsızlık, halk egemenliği, laiklik ve kamuculuk temelini ileri taşımaktır.
Etnik ve dinsel kimlikleri siyasal düzenin kurucu unsurlarına dönüştüren yaklaşımlar, halkın işsizlik, yoksulluk, sömürü, eğitimsizlik ve geleceksizlik gibi ortak sorunlarını çözmeyeceği gibi toplumsal bütünlüğü de zayıflatacaktır. Yurttaşların kökenleri ve inançları ne olursa olsun aynı haklara sahip olduğu, hiç kimsenin kimliği ya da inancı nedeniyle ayrıcalıklı veya dezavantajlı kılınmadığı bir Cumhuriyet anlayışını savunuyoruz.
Türkiye’nin geleceğine ilişkin kararlar kapalı kapılar ardında, halktan gizli pazarlıklarla değil, toplumun özgürce tartışabildiği, hukukun işlediği, halk iradesinin belirleyici olduğu koşullarda alınmalıdır.
Bizim Cumhuriyet anlayışımız geçmişe duyulan bir özlem değil, geleceğe ilişkin bir mücadele programıdır. Cumhuriyet’i savunmak, bugün laikliği, bağımsızlığı, halk egemenliğini, kamusal hakları, emeği ve eğitimi savunmaktır.
Halk Yoksullaşırken Eğitim Hakkı da Aşınıyor! 2026-2027 eğitim-öğretim yılı, halkın yaşam koşullarının ağırlaştığı bir ekonomik ortamda başlamaktadır. Emekçilerin gelirleri temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezken barınmadan beslenmeye, ulaşımdan eğitime kadar bütün zorunlu harcamalar aile bütçeleri üzerinde ağır bir yük oluşturmaktadır.
Ekonomik kriz çocukların okul kapısından içeri girdiği anda ortadan kalkmamaktadır. Yoksulluk, sınıfa çocukların açlığı, beslenme yetersizliği, kırtasiye ve servis giderlerinin karşılanamaması, okul etkinliklerine katılamama ve eğitimden kopma riski olarak girmektedir.
Bir çocuğun okulda aç olması pedagojik bir sorun olduğu kadar siyasal bir tercihin sonucudur. Çocukların okulda temiz içme suyuna erişememesi, sağlıklı bir öğün yemek yiyememesi kabul edilemez.
Devlet okullarındaki bütün öğrencilere ücretsiz bir öğün sağlıklı yemek ve temiz içme suyusağlanmalıdır. Bunun kaynağı vardır. Maarif Vakfı’na ayrılan ödeneğin 7 milyar 513 milyon 889 bin liraya çıkarıldığı bir ülkede sorun kaynak yokluğu değil, kamu kaynaklarının hangi sınıfların ve hangi ihtiyaçların yararına kullanılacağına ilişkin siyasal tercihtir.
Parasız Eğitim Anayasal Bir Haktır! Anayasal olarak parasız olması gereken eğitim, aileler açısından giderek daha pahalı hale gelmektedir. Kayıt dönemlerinde velilerden çeşitli adlar altında para talep edilmesi, okul aile birliklerinin okulların temel ihtiyaçlarını karşılayan yapılara dönüştürülmesi, temizlik malzemesinden kırtasiyeye kadar birçok giderin velilere yüklenmesi kamusal eğitim anlayışının terk edilmesinin sonucudur.
Okullar yardım ve bağışlarla ayakta tutulamaz. Her okulun; öğrenci sayısı, fiziki koşulları ve ihtiyaçları dikkate alınarak doğrudan ve yeterli bütçesi olmalıdır.
Temizlik ve güvenlik bir kamu hizmetidir. Okulların bu temel ihtiyacı geçici istihdam biçimleriyle, kısa süreli programlarla ya da velilerin katkılarıyla karşılanamaz. Her eğitim kurumuna ihtiyacı kadar kadrolu temizlik ve güvenlik personeli atanmalıdır.
Devlet, okulun kapısını açmakla eğitim hakkına ilişkin sorumluluğunu yerine getirmiş olmaz. Çocuğun o okula ulaşabilmesini, beslenmesini, güvenli ve sağlıklı bir ortamda eğitim görmesini ve eğitim sürecinin gerektirdiği araçlara ulaşmasını da sağlamak zorundadır.
Kamusal Eğitim Bilinçli Olarak Zayıflatılıyor! Eğitim harcamalarındaki artış, aileleri her geçen yıl daha fazla zorlamaktadır. Servis, kırtasiye, okul kıyafeti, beslenme ve diğer eğitim giderleri özellikle emekçi ailelerin bütçelerinde taşınamaz boyutlara ulaşmaktadır.
Daha vahim olan ise kamusal eğitimin niteliğinin düşürülmesinin aileleri özel öğretim kurumlarına yönelmeye zorlamasıdır. Çocuğunun laik, bilimsel ve nitelikli bir eğitim almasını isteyen ailelerin bunu ancak gelirleri ölçüsünde satın alabilecekleri bir sistem eğitim sistemi değildir. Eğitim bir piyasa malı, veli müşteri, öğrenci tüketici değildir.
Devlet okullarının niteliği yükseltilmeli, okulun bulunduğu semt, ailenin geliri ya da çocuğun ekonomik koşulları eğitim hakkının niteliğini belirlememelidir. Eğitimde eşitliği sağlamanın yolu kamusal eğitimi güçlendirmekten geçmektedir.
Okul Öncesi Eğitim Kamusal Bir Haktır! Eğitimde eşitsizlik daha okul öncesi dönemde ortaya çıkmaktadır. Kamusal okul öncesi eğitim yeterince yaygınlaştırılmazken aileler özel kurumlara, tarikat ve cemaat okullarına, 4-6 yaş Kur’an kurslarına yönelmek zorunda bırakılmakta, ekonomik gücü olmayan ailelerin çocukları ise okul öncesi eğitimden mahrum kalmaktadır. Çocukların erken yaşlardan itibaren dini yapıların faaliyet alanına bırakılması pedagojik açıdan olduğu kadar laik eğitim açısından da ciddi bir tehdittir.
Okul öncesi eğitim bir ayrıcalık ya da ailelerin satın alacağı bir hizmet değildir. Devlet tarafından yeterli sayıda kurum açılmalı, okul öncesi eğitim kamusal, parasız, bilimsel ve nitelikli biçimde bütün çocuklara sunulmalıdır.
Okullar Tarikat ve Cemaatlerin Faaliyet Alanı Değildir! Milli Eğitim Bakanlığı yıllardır eğitim alanındaki kamusal sorumluluğunu vakıf, dernek ve dini yapılarla paylaşmakta, çeşitli protokoller aracılığıyla bu kuruluşların okullarda faaliyet yürütmesinin önünü açmaktadır.
ÇEDES başta olmak üzere farklı proje ve protokollerle sürdürülen bu politika yaz aylarında da devam etmiş, çocukların yaz dönemindeki eğitim ve sosyal etkinlik ihtiyacının MEB tarafından kamusal olarak karşılanması gerekirken okullar çeşitli vakıf ve derneklerin faaliyetlerine açılmıştır.
TÜGVA, TÜRGEV, ENSAR ve benzeri kuruluşların eğitim alanındaki faaliyetleri, yalnızca tek tek etkinlikler üzerinden değerlendirilemez. Sorun, devletin asli görevi olan eğitimin dini referanslarla faaliyet yürüten yapılara devredilmesidir.
Eğitim devletin devredilemez kamusal sorumluluğudur. Çocuklarımız hiçbir cemaatin, tarikatın, vakfın ya da derneğin ideolojik faaliyet alanı değildir. MEB bütün protokolleri sona erdirmeli, okul öncesinden ortaöğretime kadar eğitim kurumları laik ve bilimsel eğitimin mekânları olarak korunmalıdır.
Zorunlu Eğitimin Tartışmaya Açılmasına Karşıyız! Son dönemde zorunlu eğitimin süresinin yeniden tartışmaya açılması tesadüf değildir. Çocukların eğitimde daha uzun süre kalmasını sorun olarak gören yaklaşımın arkasında çocukları erken yaşta işgücü piyasasına yönlendiren, özellikle kız çocuklarını eğitimden uzaklaştıracak ve kamunun eğitim sorumluluğunu azaltacak bir anlayış bulunmaktadır.
Zorunlu eğitim süresini kısaltmaya yönelik her girişim çocukların eğitim hakkına saldırıdır. Dört milyona yakın çocuğumuzun eğitim dışında kaldığı bir dönemde Bakanlığın görevi zorunlu eğitimin süresini tartışmak değil, tüm çocuklarımıza nitelikli kamusal eğitim sağlamaktır.
MESEM uygulamasıyla çocukların örgün eğitimden koparılarak ucuz işgücü haline getirilmesi de bu anlayışın başka bir yüzüdür. Mesleki eğitim, çocuk emeğinin işletmelere aktarılmasının aracı olamaz. Çocukların yeri tehlikeli işyerleri değil, okuldur. 21 çocuğumuzun katili MESEM uygulamasının ortaokullara, eğitim adı altında çocuk işçiliğinin 10 yaşa indirilmesini asla kabul etmiyoruz.
MESEM de açık öğretim de örgün eğitimin alternatifi haline getirilemez, çocukları okuldan uzaklaştıran uygulamalara son verilmelidir.
Karma Eğitim Tartışmaya Açılamaz! Laik eğitimin temel kazanımlarından biri olan karma eğitime yönelik tartışmaları da aynı bütünün parçası olarak görüyoruz.
Kız ve erkek öğrencilerin birbirlerinden ayrılmasını eğitim politikası olarak sunmak pedagojik değil ideolojik bir tercihtir. Karma eğitim, çocukların birlikte yaşamayı, birbirlerine saygı duymayı ve toplumsal yaşamın eşit özneleri olarak bir arada bulunmayı öğrendikleri çağdaş eğitimin vazgeçilmez unsurudur.
Karma eğitimin doğrudan ya da dolaylı biçimde aşındırılmasına karşı mücadelemiz devam edecek.
Kalabalık Sınıflar ve Plansızlık Eğitimin Niteliğini Düşürüyor! Başta büyükşehirler olmak üzere birçok yerde derslik yetersizliği ve kalabalık sınıflar eğitim sisteminin temel sorunlarından biri olmaya devam etmektedir. Bir yandan sınıf mevcutları artarken diğer yandan plansızlık nedeniyle öğretmenlerin norm kadro sorunları yaşaması, eğitim yönetimindeki plansızlığın açık göstergesidir. Aynı binada üç okulun eğitim vermesi, eğitime ve bu ülkenin çocuklarına Bakanlığın verdiği değeri ortaya koymaktadır. Tüm okullar tam zamanlı eğitim vermeli, ikili eğitim sonlandırılmalıdır.
Norm kadro planlamasının sağlıklı yapılamaması öğretmenleri resen atama, norm fazlası ilan edilme, görev yeri belirsizliği ve çalışma düzenlerinin bozulması gibi sorunlarla karşı karşıya bırakmaktadır.
Öğretmeni bir okuldan diğerine gönderilecek sayıdan ibaret gören anlayış kabul edilemez. Öğretmen istihdamı öğrenci sayısı, bölgesel nüfus hareketleri, derslik ihtiyacı ve uzun vadeli eğitim planlaması birlikte değerlendirilerek yapılmalıdır.
Ataması yapılmayan öğretmenler beklerken öğretmen açığının ücretli öğretmenlikle kapatılması da kabul edilemez. Öğretmenlik güvenceli ve kadrolu bir kamu görevidir.
Öğretmeni Hedef Göstermekten Vazgeçin!
Yeni eğitim-öğretim yılı öncesinde okul önlüğü üzerinden yeniden gündeme getirilen kılık kıyafet tartışmaları, eğitimin gerçek sorunlarını perdelemektedir.
Çocukların açlığı, okulların temizliği, kalabalık sınıflar, öğretmen açığı, eğitim maliyetleri ve okulların fiziki yetersizlikleri ortadayken öğretmenin ne giydiğini eğitim sorunu haline getirmek kabul edilemez.
Öğretmenin mesleki saygınlığını kıyafeti değil; aldığı eğitim, sahip olduğu mesleki bilgi, pedagojik yeterliği ve çalışma koşulları belirler.
Öğretmenleri velilerle ve toplumla karşı karşıya getiren, öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştıran söylemlerden vazgeçilmelidir. Eğitim sorunlarının sorumlusu öğretmenler değildir; eğitim politikalarını belirleyen siyasi iktidardır.
Eğitim Siyasal İktidarın İdeolojik Aygıtı Haline Getirilemez! Türkiye’de eğitim sistemi uzun yıllardır sistematik bir ideolojik dönüşümden geçirilmektedir. Müfredat değişikliklerinden zorunlu seçmeli derslere, değerler eğitimi uygulamalarından ÇEDES’e, vakıf ve dernek protokollerinden öğretmen yetiştirme politikalarına kadar birbirini tamamlayan adımlarla laik ve bilimsel eğitimin alanı daraltılmaktadır.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli de bu dönüşümün önemli aşamalarından biridir. Bilginin ve bilimin yerine değer aktarımını merkeze alan, Cumhuriyet’in çağdaşlaşma birikimini zayıflatan ve öğrenciyi eleştirel düşünen özgür bir birey olarak değil belirli bir değer sisteminin taşıyıcısı olarak biçimlendirmeyi amaçlayan eğitim anlayışını kabul etmiyoruz.
Bugün aynı siyasi iktidarın, öğretmenlere toplumsal barışı, milli birlik ve beraberliği anlatma görevi yüklemesi de kendi eğitim politikalarından bağımsız değerlendirilemez. Eğitim iktidarın günlük politikalarına göre biçimlendirebileceği bir alan değildir. Bilimsellik ister, ciddiyet ister.
Toplumsal barış kuşkusuz eğitimin önemli meselelerinden biridir. Ancak barış, Bakanlığın hazırladığı etkinliklerle çocuklara ezberletilecek bir kavram değildir. Çocuklara barışı anlatmak isteyenler önce eğitim sistemini farklı inanç ve yaşam biçimlerine göre ayrıştırmaktan, okulları dini yapıların faaliyetlerine açmaktan ve eğitimi siyasal iktidarın ideolojik ihtiyaçlarına göre biçimlendirmekten vazgeçmelidir.
Öğretmenler siyasi iktidarın güncel politikalarını sınıflarda meşrulaştırmakla görevli memurlar değildir. Öğretmenin görevi öğrencilerine ne düşüneceklerini söylemek değil, düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı ve bilimsel bilgiye ulaşmayı öğretmektir.
Üniversiteye Girebilmek Yetmiyor! Yükseköğretimde yaşanan sorunlar üniversite kapısından içeri girmekle sona ermemektedir. Barınma, beslenme, ulaşım, kitap ve diğer yaşam giderleri öğrenciler ve aileleri açısından ağır bir ekonomik yük haline gelmiştir.
Kamusal yurt kapasitesinin ihtiyacı karşılayamaması gençleri yüksek kiralara ya da çeşitli vakıf, dernek ve dini yapılara ait yurtlara mahkûm etmektedir.
Devlet, üniversite öğrencisinin barınma hakkını cemaatlere, tarikatlara ve piyasaya bırakamaz. Her öğrencinin güvenli, sağlıklı ve nitelikli kamusal yurtlarda barınabilmesi sağlanmalıdır.
Üniversiteler siyasi iktidarın müdahale alanı olmaktan çıkarılmalı, bilimsel düşüncenin, özgür tartışmanın ve akademik üretimin kurumları haline getirilmelidir.
Emeğimizin Karşılığını, Haklarımızı ve Güvencemizi İstiyoruz! 2026-2027 eğitim-öğretim yılına yalnızca öğrenciler ve veliler değil, öğretmenler ve tüm eğitim emekçileri de ağır ekonomik koşullar altında başlamaktadır. Yıllardır uygulanan ekonomi politikaları sonucunda kamu emekçilerinin ücretleri gerçek enflasyon karşısında erimiş, eğitim emekçilerinin alım gücü düşmüş, barınmadan beslenmeye, ulaşımdan temel ihtiyaçlara kadar yaşamın her alanındaki maliyet artışları ücretlerin çok üzerine çıkmıştır.
Öğretmenlerin ve eğitim emekçilerinin ücretlerini sürekli olarak enflasyon karşısında korumaya çalışan bir ücret politikası dahi artık yeterli değildir. Eğitim emekçileri yoksulluğa mahkûm edilemez. İnsanca yaşayabilecek bir ücret, güvenceli çalışma ve emeklilikte insanca yaşam bütün eğitim emekçilerinin hakkıdır.
Vergi sistemi de kamu emekçileri açısından büyük bir adaletsizlik üretmektedir. Henüz maaşlarını almadan vergileri kesilen kamu emekçileri, yıl içerisinde yükselen vergi dilimleri nedeniyle giderek daha fazla kayba uğramaktadır. Vergide adalet sağlanmalı, ücretlilerin üzerindeki vergi yükü azaltılmalı, vergi dilimleri nedeniyle maaşların yıl içerisinde erimesine son verilmelidir.
Eğitim emekçilerinin yaşadığı ekonomik kayıp yalnızca aylık ücretlerle sınırlı değildir. Ek ders ücretleri günün ekonomik koşullarının çok gerisinde kalmış, eğitim-öğretim yılına hazırlık ödeneği eğitim emekçilerinin gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaklaşmıştır. Eğitim-öğretime hazırlık ödeneği tüm eğitim emekçilerine bir maaş tutarında ödenmeli, ek ders ücretleri günün ekonomik koşullarına göre yeniden düzenlenmelidir. Eğitim emekçilerinin tüm yan ödemeleri emekliliğe esas olacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
Aynı işi yapan öğretmenlerin kadrolu, sözleşmeli ve ücretli olarak ayrıştırılmasını kabul etmiyoruz. Özellikle ücretli öğretmenlik adı altında yıllardır sürdürülen güvencesiz istihdam, öğretmen emeğinin açık biçimde sömürülmesidir. Öğretmen ihtiyacı geçici ve güvencesiz çalışma biçimleriyle değil, yeterli sayıda kadrolu öğretmen atamasıyla karşılanmalıdır. Kamuda esas istihdam biçimi kadrolu ve güvenceli çalışma olmalıdır.
Öğretmen atamalarında ve eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde mülakat ve siyasi sadakati esas alan bütün uygulamalara son verilmelidir. Atama ve görevde yükselmelerde liyakat, nesnel ölçütler ve kamu yararı esas alınmalıdır. Öğretmenlerin isteği dışında yer değiştirmelerine, norm kadro uygulamalarından kaynaklanan mağduriyetlere ve çalışma barışını bozan keyfi görevlendirmelere son verilmelidir.
Öğretmenlik mesleğini unvanlara ayıran, öğretmenleri birbirleriyle rekabete zorlayan ve mesleki dayanışmayı zayıflatan anlayışı reddediyoruz. Öğretmenlik, uzmanlık, pedagojik formasyon ve kamusal sorumluluk gerektiren bir meslektir. Öğretmenlerin mesleki haklarını belirleyen düzenlemeler öğretmenlerin ve onların örgütlerinin iradesi yok sayılarak yapılamaz.
Millî Eğitim Akademisi gündeme geldiği ilk günden bu yana bu yapıya itiraz ediyoruz. Çünkü eğitim fakültelerinden mezun olmuş öğretmenleri yeniden “öğretmen olmaya hazırlama” iddiasıyla kurulan Akademi, üniversitelerin öğretmen yetiştirme işlevini aşındıran, diplomayı değersizleştiren ve öğretmen istihdamını Bakanlığın siyasi ve idari denetimine daha fazla bağlayan bir yapıdır.
Öğretmenlerin önüne yeni bir sınav, yeni bir eleme ve yeni bir bekleme süreci koyan bu sistemin ne kadar sorunlu yürütüldüğü, 2026 Akademi Giriş Sınavı’nın sonuçlarında bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştır.
Eğitim kurumlarında çalışan memurlar, yardımcı hizmetler personeli, teknisyenler, şefler, mühendisler, kütüphaneciler ve diğer eğitim emekçileri eğitim hizmetinin ayrılmaz parçasıdır. Eğitim alanındaki sendikal mücadele yalnızca öğretmenlerin değil, işkolumuzdaki bütün emekçilerin ekonomik, sosyal ve özlük haklarının mücadelesidir. Yardımcı hizmetler sınıfı başta olmak üzere eğitim emekçilerinin yıllardır çözülemeyen kadro, görev tanımı, ücret, ek gösterge, görevde yükselme ve yer değiştirme sorunları çözülmelidir.
Yükseköğretim Emekçilerinin Sorunları Görmezden Gelinemez! Üniversiteler yalnızca öğrencilerin değil, akademik ve idari personelin de giderek ağırlaşan çalışma koşullarıyla karşı karşıya olduğu kurumlardır. Akademisyenler düşük ücretler, güvencesizlik, kadro sorunları ve akademik özgürlüğe yönelik müdahaleler altında çalışırken, idari ve teknik personel ücret ve özlük haklarındaki eşitsizliklerle, görevde yükselme ve yer değiştirme sorunlarıyla karşı karşıyadır.
Üniversitelerde siyasi iktidara bağlı yönetim anlayışı yalnızca bilimsel ve akademik özgürlüğü ortadan kaldırmamakta, aynı zamanda çalışanlar üzerinde baskı ve mobbingin önünü açmaktadır. Akademisyenlerin düşüncelerini özgürce ifade edebildiği, bilimsel çalışmalarını herhangi bir siyasi ya da idari baskı altında kalmadan sürdürebildiği üniversiteler olmadan bilimsel eğitimden söz edilemez.
İdari personelin üniversiteler arası yer değişikliği başta olmak üzere yıllardır çözüm bekleyen özlük sorunları giderilmeli, görevde yükselme süreçleri nesnel ve liyakate dayalı hale getirilmeli, akademik ve idari personel arasındaki çalışma barışını bozan uygulamalara son verilmelidir.
Üniversitelerde güvencesiz ve geçici istihdam biçimleri yaygınlaştırılmamalı, akademik, idari ve diğer tüm çalışanların kadrolu, güvenceli ve insan onuruna yaraşır çalışma koşullarına sahip olması sağlanmalıdır.
Eğitim-İş olarak biliyoruz ki öğretmenin yoksullaştırıldığı, eğitim emekçisinin güvencesizleştirildiği, akademisyenin susturulduğu, üniversite çalışanlarının haklarının görmezden gelindiği bir ülkede nitelikli bir eğitim sistemi kurulamaz.
Ücretlerimizin insanca yaşamaya yettiği, emeğimizin değersizleştirilmediği, mesleki onurumuzun korunduğu, çalışma güvencemizin sağlandığı bir düzen için örgütlü mücadelemizi büyütmeye devam edeceğiz.
EĞİTİMDE PİYASALAŞMAYA VE GERİCİLEŞMEYE KARŞI MÜCADELEYİ BÜYÜTECEĞİZ!
Bugün eğitim sisteminde yaşanan sorunların hiçbiri birbirinden bağımsız değildir.
Bir tarafta bütçesi yetersiz bırakılan devlet okulları, kalabalık sınıflar, temizlik ve güvenlik personeli eksikliği, öğretmen açığı, taşımalı eğitim sorunları, beslenemeyen çocuklar ve giderek artan eğitim maliyetleri vardır.
Diğer tarafta özel öğretimin genişlemesi, çocukların MESEM aracılığıyla ucuz işgücüne dönüştürülmesi, eğitimin vakıf ve derneklere açılması, ÇEDES, zorunlu seçmeli dersler, değerler eğitimi, laikliğin aşındırılması, karma ve zorunlu eğitimin tartışmaya açılması vardır. Bunlar birbirinden kopuk uygulamalar değildir.
Karşımızda kamusal eğitimi küçülten, eğitimi piyasaya açan; laik ve bilimsel eğitimi aşındıran; öğretmeni güvencesizleştiren ve eğitimi siyasal iktidarın ideolojik üretim alanına dönüştüren bütünlüklü bir politika bulunmaktadır.
Bu nedenle mücadelemiz de bütünlüklü biçimde devam edecektir.
Eğitim-İş'in mücadelesi yalnızca üyelerinin ekonomik ve özlük haklarını koruma mücadelesi değildir. Biz aynı zamanda nasıl bir eğitim, nasıl bir toplum ve nasıl bir ülke istediğimizin mücadelesini veriyoruz.
Politik mücadelemiz, Cumhuriyet’in bağımsız, laik, halkçı ve kamucu birikimini savunmak, halk egemenliğine, hukuka ve Cumhuriyet’in kazanımlarına yönelik saldırılara karşı durmaktır.
İdeolojik mücadelemiz, eğitimin dinselleştirilmesine, piyasalaştırılmasına, çocukların cemaat ve tarikatların etkisine bırakılmasına; bilimsel düşüncenin yerine dogmaların geçirilmesine karşı laikliği, aklı ve bilimi savunmaktır.
Pedagojik mücadelemiz, çocuğu edilgenleştiren, itaat etmeye yönelten, rekabete ve sınavlara sıkıştıran eğitim anlayışına karşı, çocuğun düşünmesini, sorgulamasını, yaratmasını, dünyayı ve toplumu anlamasını sağlayan bilimsel, çağdaş, kamusal ve nitelikli eğitimi kurma mücadelesidir.
KURTULUŞ’TAN CUMHURİYET’E, CUMHURİYET’TEN GELECEĞE!
Eğitim-İş, tarihsel sorumluluğunun bilincindedir.
Bizler Cumhuriyet’i yalnızca yıldönümlerinde anılan tarihsel bir kazanım olarak değil, bağımsızlık, laiklik, halk egemenliği, bilim, kamuculuk ve emeğin hakları temelinde geleceğe taşınması gereken devrimci bir birikim olarak görüyoruz.
Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere bıraktığı en büyük miras aklın ve bilimin rehberliğinde bağımsız bir ülke kurma iradesidir.
Bu nedenle çocuklarımızın geleceğini piyasaya teslim etmeyeceğiz.
Okullarımızı cemaat ve tarikatlara bırakmayacağız.
Zorunlu ve karma eğitimden vazgeçmeyeceğiz.
Laik ve bilimsel eğitimi savunacağız.
Eğitim emekçilerinin emeğine, mesleki onuruna, güvenceli çalışma ve yaşam koşullarına sahip çıkacağız.
Her çocuğun parasız, kamusal ve nitelikli eğitim hakkını savunacağız.
Cumhuriyet’in yurttaşlık temelini, laikliği ve halk egemenliğini savunacağız.
Emperyalizme, bağımlılığa ve savaşa karşı tam bağımsız Türkiye idealinden vazgeçmeyeceğiz.
Kurtuluş’a, zafere giden yola, kuruluşa ve Cumhuriyet’e sahip çıkacağız!
Kurtuluş’tan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten geleceğe, tam bağımsız Türkiye için mücadeleye devam edeceğiz.
Yaşasın laik, bilimsel, kamusal eğitim!
Yaşasın örgütlü mücadelemiz!
Yaşasın Cumhuriyet!
Yaşasın tam bağımsız Türkiye!
Yaşasın Eğitim-İş!
30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun.