19 Ekim 2025
Kuruluşumuzun 20. Yılını Ankara’da gerçekleştirdiğimiz etkinlikler ile kutladık.
Genel Başkanımız Kadem Özbay, Genel Sekreterimiz Seher Ergin, Genel Mali Sekreterimiz Doğan Dağdelen, Genel Örgütlenme Sekreterimiz Bülent Metin, Genel Özlük-Hukuk ve TİS Sekreterimiz Yeliz Toy, Genel Eğitim Sekreterimiz Veli Fırat Şimşek, Genel Basın-Yayın ve Uluslararası İlişkiler Sekreterimiz Hüseyin Selçuk, önceki dönem genel başkanlarımız Yüksel Adıbelli, Veli Demir, Mehmet Balık, Levent Akça, şube ve temsilcilik başkanlarımız ile Konfederasyonumuz Birleşik Kamu-İş Genel Başkanı Orhan Yıldırım ve Yönetim Kurulu üyeleri, Anıtkabir’de Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün huzuruna çıktı.
Genel Başkanımız Kadem Özbay, Anıtkabir Özel Defteri’ne şunları yazdı:
“Atam, Başöğretmenim,
Bugün, Cumhuriyetimizin temellerine yürekten bağlı, emek mücadelesinin öncüsü ve aydınlanma yolunun kararlı neferi olan Türkiye’nin en büyük eğitim sendikası Eğitim-İş’in 20. kuruluş yıl dönümünde huzurundayız.
İlke ve devrimlerinizden aldığımız güçle;
ülkemizin aydınlık geleceğini kurmak, eğitim emekçilerinin onurunu ve haklarını korumak, eğitim sistemimizin bilimsel, laik ve demokratik yapısını sonsuza dek yaşatmak için mücadelemizi kararlılıkla sürdürüyoruz.
Bugün, eğitim-öğretim birliğini zedeleyen ve karma eğitimi ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalara karşı; tüm çocuklarımızın laik, bilimsel, karma, kamusal ve parasız eğitim hakkını savunmaya devam edeceğiz.
Çünkü biliyoruz ki; özgür bireylerin, çağdaş toplumların temeli ancak bu anlayışla yükselebilir.
Eğitim-İş, gösterdiğiniz yoldan bir an olsun sapmadan, yalnızca emekçilerin değil, aynı zamanda bağımsızlık, özgürlük ve Cumhuriyet değerlerinin de yılmaz savunucusu olmaya devam edecektir.
Bu onurlu yürüyüşümüzde en büyük gücümüz, sizin fikirleriniz, sizin ışığınız.
Cumhuriyetin bekçileri olarak; aklın, bilimin, ilke ve devrimlerinizin yolunda, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirme görevimize her zamankinden daha büyük bir inançla sarılıyoruz.
Rahat uyu Atam,
Eğitim-İş senin izinde, emek ve aydınlanma mücadelesinde dimdik ayakta!
Saygı, özlem ve minnetle.”
Akşam gerçekleştirilen kutlama programı saygı duruşu ve İstiklal Marşının okunması ile başladı. Eğitim-İş Kurucuları, önceki dönem MYK üyelerimiz, Şube ve İl Temsilcilik Başkanları ile Yönetim Kurulu Üyeleri, Konfederasyonumuz Birleşik Kamu-İş Genel Başkanı Orhan Yıldırım, konfederasyonumuza bağlı sendikaların yönetim kurulu üyeleri, CHP Genel Başkan Yardımcıları Gamze Taşçıer, Suat Özçağdaş ve Yalçın Karatepe, CHP Ankara Milletvekili Aliye Timisi Ersever, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ve Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) yönetim kurulu üyeleri, Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Sertaç Eş ve çok sayıda üyemizin katılım sağladığı etkinlikte aynı zamanda Fakir Baykurt Onur Ödülleri de sahiplerini buldu. Programı nedeniyle etkinliğimize katılamayan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, gönderdiği mektupla Eğitim-İş’in 20. yılını kutladı.m
Fakir Baykurt Onur Ödülleri sahipleri şöyle;
İlyas Küçükcan, Naciye Makal, Perihan Akçam, Mehmet Turan, Işık Kansu, Bilsay Kuruç, Ezgi Gözeger ve Metin Akpınar.
Ayrıca önceki dönem genel başkanlığımızı yapan Yüksel Adıbelli, Veli Demir, Mehmet Balık, Levent Akça, Orhan Yıldırım ve 12 Eylül faşizminin ardından kurulan ilk sendika olan ilk Eğitim-İş’in kurucusu Niyazi Altunya’ya da sendikal mücadelemize verdikleri emeklerden dolayı ödüllerini takdim ettik.
Genel Başkanımız Kadem Özbay’ın, 20 yıllık onurlu yürüyüşümüzü anlatan sinevizyon gösterimimizin ardından yaptığı açılış konuşması şöyle:
Bugün, her zaman üyesi olmaktan onur duyduğum, Cumhuriyetimizin, eğitim devrimlerinin ve eğitim hakkının yılmaz savunucusu, Cumhuriyet öğretmenlerinin, eğitim emekçilerinin örgütlü gücü, Eğitim-İş’in kuruluşunun 20. yılı!
Ne mutlu bu destanı yazmak için yola çıkan kurucularımıza!
Ne mutlu bugün bu destanı yazanlara!
Ve ne mutlu gelecekte bu yolda yürüyecek olanlara!
20. yıl kutlamaları için burada bulunan, bizleri onurlandıran değerli milletvekillerimizi, misafirlerimizi, sendikamızın kurucularını, yöneticilerini ve üyelerini saygıyla, sevgiyle selamlıyorum!
Eğitim-İş, örgüt olarak 20 yaşında olsa da, tarihimiz 1908 yılında kurulan Encümen-i Muallimîn’e kadar uzanır.
Resmi tarihimiz 20 yıl öncesine, geçmişimiz ise 117 yıl öncesine dayanır!
Bizim geçmişimizde, eğitim çalışanlarının hakkını savunmak; eğitimi ülkenin en ücra köşesine taşımak; her çocuğa ulaşmak, onun kaderini değiştirmek, geleceğe hazırlamak; ülkemizin ve çocuklarımızın özgürlüğü için mücadele etmek vardır.
Bizim tarihimizde, bilimin ışığıyla hurafeyi yenmek; doğduğu yerin değil, ülkesinin, dünyanın insanı olmak vardır.
Değerli yoldaşlarım,
Bizim tarihimiz yalnızca bir sendikal mücadele tarihinden ibaret değildir!
Bizim tarihimiz, bu topraklarda öğretmenlerin, aydınların, halk çocuklarının ayağa kalktığı bir mücadele tarihidir!
Tarihimizde öğretmen örgütleri, toplumun kaderini değiştiren büyük görevler üstlenmiştir!
Muallimler Birliği…
İşgal altındaki bir halkın yüreğinden doğdu!
Savaş koşullarında bile eğitim kongresi toplayarak, “Bu vatan ancak bilimin ışığında kurtulur!” diyenlerin örgütüydü.Ulusal bağımsızlığın, egemenliğin millete ait olmasını savundu.
Bize, öğretmenlerin yalnızca ders anlatan değil, halkı ayağa kaldıran öncüler olduğunu öğretti!
TÖS…
Gelişmekte olan bir ülkede, halkın aydınlanması için, eşitlik için, özgürlük için, adalet için onurlu bir direnişin adıydı!
Hem Muallimler Birliği’nin hem de TÖS’ün mirası bize şunu gösterdi:
Önemli olan yalnızca yan yana gelmek değildir!
Önemli olan, aynı idealle, aynı yürekle, aynı inançla yan yana gelmektir!
Onlar “Devrim için eğitim!” dediler!
Bu söz, yalnızca sınıfları değil; zihinleri, kalpleri, toplumu değiştirme iddiasıydı!
Onlar öğretmendi, geleceğin mimarlarıydı, yalnızca müfredat anlatmadılar!
Onlar devrimciydi, halkın yüreğine bilimin ışığını, özgürlüğün umudunu taşıdılar!
Ve işte biz,
Eğitim-İş olarak o mirasın onurlu taşıyıcılarıyız!
Biz, sendikacılığı yalnızca hak arama daha fazla ücret kazanma aracı olarak görmeyenlerin sendikasıyız!
Biz, bilinci, aydınlığı, umudu taşıyanların sendikasıyız! Bugün de bu görevi, her sınıfta, her okulda, her üniversitede, her eğitim ortamında yerine getiriyoruz.
Çünkü biliyoruz ki:
Bir ülke, eğitimi kadar, öğretmenleri kadar güçlüdür!
Bu tarih, her zaman gelecekteki mücadelelere güç veren bir tarih olmuştur.
Cumhuriyetin kazanımları etrafında biriken bu tarih, bugün de bize yol göstermektedir.
Bir ulusun gelecekte nasıl bir toplumda yaşamak istediğini belirlediği, kendi kaderini ellerine aldığı anlar azdır.
Bizim tarihimizde bu an, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimleridir.
O büyük devrimler, düşlenen ulusun nasıl olması gerektiğini belirlemiş; bu görevi, “Gelecek nesiller sizlerin eseri olacaktır!” diyerek öğretmenlere emanet etmiştir.
Bizim hedeflerimiz, varlık nedenlerimiz her gün, her sabah mücadeleye yeniden başlamayı gerektirir.
Bizim ilkelerimiz, değerlerimiz, hem amacımız hem de o amaca ulaşmanın aracıdır.
Bu yüzden, Eğitim-İş her sabah yeniden mücadeleye çağıran bir ruhtur!
Bizim için durmak yok! Yorulmak yok!
Cumhuriyet için, geleceğimiz için yolda olmak, mücadelede olmak vardır.
Çünkü Eğitim-İş, bu ülkenin gelecek nesillerine Cumhuriyet’in aydınlığını taşıyan meşaledir!
Tüzüğümüzün 3. ve 4. maddeleri bizi diğer sendikalardan ayırır.
4. maddenin (a) fıkrasında şöyle der:
“Eğitim-İş, Cumhuriyet devrimlerini ve Cumhuriyetin kurucu değerlerini rehber kabul eder; bu değerleri eşitlik, adalet ve özgürlük gibi evrensel değerler çerçevesinde çağdaş bir noktaya taşımayı hedefler.”
Bu ilke, Eğitim-İş’in cumhuriyetçi, özgürlükçü, eşitlikçi ve kardeşlik temelinde bir sendika olduğunu kanıtlar.
Her yurttaşın nitelikli eğitim hakkı, laikliğin, bilimin ve vicdan özgürlüğünün güvencesindedir.
Cumhuriyetçi devlet, vatandaşının haklarının güvencesidir.
Bizim ideal insanımız, kendi iradesine sahip, özgür bireydir ve o bireyi yetiştiren de cumhuriyetçi eğitimdir, cumhuriyetin okuludur!
Bugün görüyoruz ki, Cumhuriyet karşıtları yıllardır bu kavramlara saldırmaktadır.
Millet egemenliği, özgürlük, bilim gibi kavramlar anlamlarından koparılmıştır.
Eğitim-İş olarak 20 yıldır çok yönlü bir mücadele yürütüyoruz.
Bir yanımızda üyemiz olsun olmasın tüm eğitim emekçilerinin hakları, diğer yanımızda laik, bilimsel, kamusal, parasız ve ulusal eğitim var.
Ve bütün mücadelemize yön veren ilke, Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünceleri, ilkeleri ve devrimleridir.
Biz, Cumhuriyetin eğitim anlayışını yalnızca korumuyoruz, onu her alanda yeniden güçlendiriyoruz.
Bugün yaşadığımız tüm sorunlar, Cumhuriyet’in bu ilkelerinden verilen tavizlerin sonucudur.
Her eğitim yılı başında yaşadığımız tartışmalar bitmez:
Velilerden toplanan paralar, kalabalık sınıflar, ikili eğitim, temizlik, beslenme, barınma, ulaşım ve güvenlik sorunları...
Ve bunlara ek olarak Bakanlığın Cumhuriyet karşıtı vakıflar ve derneklerle yaptığı iş birlikleri...
Merkezi sınav sistemlerinin yarattığı adaletsizlikler..
Sahte diplomalar, denklikler, şaibeli sınavlar…
Hepsi aynı kökten besleniyor: Cumhuriyet’in eğitimden çekilmesi, sınıfsal eşitsizlikler, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik…
1924’te Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelen John Dewey, raporunda der ki:
“Türkiye’nin toplumsal amaçlarına hizmet edecek milli bir eğitim planı oluşturulmalı; bu plan kişilerin değişmesinden etkilenmeyecek, anayasa niteliğinde olmalıdır.”
O programın adı “ulusal eğitim”dir!
Ancak 1946’dan bu yana, eğitim sistemimiz ulusal olmaktan, tüm çocukları kapsayan kamucu ve hak temelli anlayıştan uzaklaştırılmış, iktidarların kendi menfaatleri doğrultusunda araçsallaştırdığı bir eğitim sistemine dönüştürülmüştür.
Bugün Eğitim-İş’in kendini devamı olarak gördüğü bütün eğitim örgütleri bu gidişe karşı göğüslerini siper etti. Yöneticileri ve üyeleri baskılara maruz kaldı, içeri atıldı, sürgünlere gönderildiler. Onlar yılmadılar. Saldırılar, o günlerde daima eğitim sisteminin içinde gerçekleşti. Bugün ise AKP iktidarıyla cumhuriyetin temeli olan eğitim tüm ilkeleriyle hedef alınmaktadır.
Siyasal İslam, milli eğitime sızma aşamasını çoktan geride bırakmış, hızla dönüştürme safhasına geçmiştir.
Cumhuriyetin hedefi, akıl ve bilime dayanan laik eğitim sistemiyle çağdaş dünya ile uyumlu bir nesil yetiştirmekti.
Benimsenen eğitim sistemiyle aklın ve bilimin rehberliğini özümsemiş; Cumhuriyet değerlerine ve ülke sorunlarına duyarlı, boyun eğmeyen, hakkını arayan, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür yurttaşlar yetiştirilmesi hedeflenmişti.
Ancak son 23 yılda uygulanmak istenen eğitim sistemiyle biat kültürünü benimseyen, eleştirel düşünceden uzak, itaatkar bir nesil yetiştirilmek istenmektedir.
Açık açık “dindar ve kindar nesiller yetiştirmek istiyoruz” diyen bir siyasi oluşumun 23 yıllık iktidarı süresince, eğitimde laikliğe ve bilime dair tüm kazanımlar saldırıya uğramıştır.
Dernek ve vakıf maskesi takmış tarikatlar, MEB protokolleriyle eğitimde cirit atmakta; sıbyan mektepleri açılmakta, yurdun dört bir yanında “medrese öğrencileri yürüyüşleri” düzenlenmektedir.
Bu süreçte Diyanet İşleri Başkanlığı, adeta paralel bir eğitim bakanlığına dönüştürülmüş; laik eğitim anlayışı daha da tasfiye edilmiştir.
Bilimden uzak, akıl dışı öğretiler müfredata sokulmakta; eğitim kurumları, iktidara meşruiyet kazandıran ideolojik aygıtlar haline getirilmektedir. Pedagojik bir cinayet işlenmektedir.
Öte yandan, eğitim sistemi giderek piyasalaştırılmakta; kamusal ve parasız eğitim hakkı ortadan kaldırılmaktadır. Her yurttaşını eşit gören bir Cumhuriyetten; yoksulluğun da zenginliğin de “kader” gibi aileden evlada devredildiği bir ülke yaratılmıştır.
Türkiye bugün, eğitim harcamalarında velilerin omzuna en büyük yükün yüklendiği ülkedir. Devlet okullarında dahi çocuk okutmak, büyük bir harcama kalemi hâline gelmiştir.
Açıköğretim ve MESEM uygulamalarıyla çocuklar eğitimden koparılmakta, iş gücü piyasasına yönlendirilmektedir.
Eğitim sistemimizin çocuklarımızı ortaklaştırma, farklılaştırma ve uzmanlaştırma amacı bugün tamamen ortadan kalkmış bulunuyor. Daha okula girerken farklılaşan, çatallaşan bir eğitim, toplumun olmaz ise olmaz özelliği olan bir arada yaşama arzusunu zayıflatır, toplumsal siyasi gelişmelere bağlı olarak ülkenin parçalanmasına dahi neden olabilir.
Şimdi de zorunlu eğitim “3+1”, “2+2” gibi modellerle budanarak, çocukların daha erken yaşta eğitimden ayrılması hedeflenmektedir.
Bu uygulamalar, özellikle yoksul ve emekçi çocuklarını hedef almakta; onların hayallerinden koparılmasına, ucuz iş gücü haline getirilmesine, başta kız çocukları olmak üzere eğitimden kopmaya ve geleceksizleştirmeye yol açmaktadır.
Sorunları da Çözümleri de Biliyoruz
Laik, bilimsel eğitime dair bu öfke, elbette biz eğitimcilere de yönelmiştir. Eğitim emekçileri sistematik hak gasplarına, itibarsızlaştırma çabalarına ve emeğinin küçümsenmesine maruz bırakılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti, bir zamanlar köyüne öğretmen geldiğinde bayram havasında kutlamaların düzenlendiği bir ülkeyken; bugün, öğretmenin hor görüldüğü, değersizleştirildiği bir ülkeye dönüşmüştür.
Öğretmene parmak sallayan, “bizi okumuşların şerrinden koru” diye dua eden liyakatsiz yönetici erkanının saldırısı altındayız.
Meclis’te de yüzlerine söylediğimiz gibi “öğretmene parmak sallanmaz.”
Eğitim bir ekip işidir; bu uğurda tüm eğitim emekçilerinin katkısı hayati öneme sahiptir. Ne var ki, kadrolarına göz diken, haklarını hiçe sayan bir iktidar, her kademedeki eğitim emekçisini sefalete ve değersizliğe itmektedir.
Bugün üniversitelerimiz de Cumhuriyet tarihinin en ağır kuşatması altındadır.
AKP iktidarı; yükseköğretimi, akademik özgürlüğü, bilimsel liyakati, düşünce özgürlüğünü ve gençliğin geleceğini gasp etmektedir.
12 Eylül faşist askeri darbesinin ürünü olan YÖK’ün iyice ceberutlaştırılması ve 23 yıldır süren siyasal islam iktidarının akademi üzerindeki baskılarını yıldan yıla artırmasıyla, üniversiteler nefes alamaz hale getirilmiştir.
Liyakata değil iktidara sadakate göre atanmış bu yöneticiler eliyle, ilerici akademisyenler ve üniversite çalışanları düzenli bir mobinge, baskıya, keyfi soruşturma tehditlerine maruz kalıyorlar. Ülkenin en köklü, en gelenekli üniversiteleri, başlarında bir tane bile kabul görmüş makale kaleme almamış parti komiserleri tarafından yönetiliyor. Bu durum artık öyle Aziz Nesin hikayesi tadına geldi ki, üniversitelere açılan kadro ilanlarından acı fıkralar çıkarmak mümkün; fizik bölümüne “İslamın fizik üzerine etkisi”, fen bilimleri bölümüne eğitimde drama ve kukla alanında çalışmış olmak, spor bilimleri bölümüne “kurkumin takviyesi” üzerine çalışma yapmak gibi sözüm ona araştırmalar yapmış olma kriterleriyle kadro ilanı veriyorlar.
Üniversitelerimizi rant yuvalarına, apartman dairelerine sıkıştırılmış ticarethanelere dönüştüren bu düzen, gençliği geleceksiz bırakmaktadır.
Biz, Eğitim İş olarak hep sorunları ortaya koyarken, çözümler öneren bir sendika olduk. 20 yıllık geçmişimiz bunu ortaya koymaktadır.
Eğitim politikası, bilimsel ve laik esaslara dayalı ulusal uzlaşıyla belirlenmelidir.
Ve eğitim sorunları, yüzeysel değil, bütüncül bir yaklaşımla çözülmelidir.
Cumhuriyetin temeli eğitimdir. Bugün eğitimde yaşananlar, Cumhuriyetin temeline saldırıdır. Biz biliyoruz ki, Cumhuriyetin ilelebet yaşaması için Cumhuriyetçileri yetiştirmek gerekir. Biz de bu bilinç, sorumluluk ve kararlılıkla mücadele etmeye devam ediyoruz.
Bugün burada sadece bir yıldönümünü değil, Cumhuriyetin eğitim emekçilerinin, laikliğin, bilimin, eşitliğin 20 yıllık direnişini kutluyoruz!
Danton’un da dediği gibi:
“Ekmekten sonra halkın ilk gereksinimi eğitimdir.”
Biz, Eğitim-İş olarak, o ekmeği halkın sofrasına, o eğitimi çocuklarımızın geleceğine taşımaya kararlıyız!
İçinde bulunduğumuz süreç bizi mücadeleye çağırıyor.
Bu mücadelede bilgiye, zekâmıza ve coşkumuza, örgütlü gücümüze ihtiyacımız olacak.
Eğitim-İş bunun cisimleşmiş, kurumlaşmış adıdır!
Cumhuriyet ve emek mücadelesinde omuz omuza yürümeye devam edeceğiz!
Ve biliyoruz ki; hak haksızlıktan yüce, sevgi nefretten üstün, aydınlık karanlıktan güçlüdür.
Çaresi yok, biz kazanacağız dostlar, yoldaşlar! Birlikte kazanacağız!
“Türk milleti bundan sonra başında tacidar kabul etmez, başında hiçbir şahsın hâkimiyetini kabul etmez!” diyen Cumhuriyetin öğretmen Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar’a selam olsun!
“Benim en büyük ülküm yurdun cennet olması!” diyerek yurt sevgisini her şeyin üstünde tutan Hasan
Âli Yücel’e selam olsun!
“Memlekette, mektep bulamayan bir çocuk bırakmayacağım!” diyen Mustafa Necati’ye selam olsun!
Dünyada Başöğretmen unvanlı tek lider, Cumhuriyetçi, devrimci, ebedî önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’e selam olsun, selam olsun, selam olsun!
Ve dostlarım, mücadele arkadaşlarım, yoldaşlarım
Abdülhamit’in okullarından, istibdattan Mustafa Kemaller çıkıp Atatürk olduysa; biz Eğitim-İş’liler, biz Cumhuriyetçiler var olduğu sürece nice Cumhuriyetçiler, nice devrimciler yetişecek!
Cumhuriyet ilelebet yaşayacak!
Eğitim-İş’in 20 yıllık mücadelesinde emeği geçen tüm örgütümüze, tüm üyelerimize teşekkür ediyor, daha nice yıllarda omuz omuza yürüyeceğimize olan inancımla hepinize saygılar sunuyorum.
Yaşasın laik, bilimsel, kamusal eğitim!
Yaşasın Eğitim-İş!
Yaşasın Cumhuriyet